19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramında seçilen genç bir potre ve sosyal sorumluluk projeleri (19 Mayıs 2010)

19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramında seçilen genç bir potre ve sosyal sorumluluk projeleri (19 Mayıs 2010)

Röportaj: Fatih ŞAHİN
Fotoğraflar: Zeynel Abidin AĞGÜL

Beşiktaş Spor Kulübü eski ikinci başkanı, BAKER TILLY GÜRELİ YEMİNLİ MALİ MÜŞAVİRLİK'in sahibi Hüsnü Güreli'nin kızı YOSUN GÜRELİ aynı  firmada insan kaynaklan müdürü olarak görev alıyor. Sadece iş hayatında değil, sosyal sorumluluk projelerinde de sık sık rastladığımız Yosun Güreli ile bir araya gelerek kendisi hakkında merak edilenleri ve bilinmeyenleri konuştuk. Yosun Hanım, sizi kısaca tanıyabilirmiyiz? Eğitiminizden iş hayatınıza kadar... Hangi okullarda hangi bölümleri okudunuz, hangi işle uğraşıyorsunuz?

Bir elbise görürsünüz, çok güzel ama "benim vücut tipime olmaz" dersiniz. Herkesin tarzı farklı. Beni başkası anlatsın, ben de ondan dinleyeyim. Ben, bir tek kendi içimi bilirim, ne yaptığımı değil, neden yaptığımı bilirim. Bu sebeple ideoloji, düşünce ve duygularımı paylaşmakta daha rahatım. Zaten onlar kremanın altındaki esas bölüm değil midir? En azından ben yeni birini tanırken bunlara bakarım. Oturup felsefe de yapacak değilim. ALEM. Ama bir şekilde üslup oralara kayarsa da beni bağışlayın lütfen. İş dışında uzun vadede planlı programlı biri değilimdir, kafamda uzun vadeli hedeflerle ve tarihlerle gezmem. Çünkü hayatın bilgeliğinin bizimkinin ötesinde olduğunun bilincindeyim. Kendimden istek ve beklentilerim vardır, ölene kadarki süreye sığdırmak istediğim ama bunlar da soyut şeylerdir. Soyutta seviye yükseldikçe, somut da arkasından gelir zaten, siz isteseniz de istemeseniz de... Belirteyim ki, bu yolda hayat, kesinlikle belli duraklarda beni bekleyen kilit insanlar yerleştirmiş. Bu kişiler benim o dönemki gelişimimde, resmin belli bir bölümünü tamamlayabilmem için gerekli parçayı bana sunan "insan melekler". Bunlardan bir tanesi de Monik İpekel'dir. Kendimi değil de, onu saatlerce anlatabilirim mesela. Sevgili Özlem Cankurtaran'ın evinde bir kitap projesinde tanıştık, daha doğrusu benim ortamdan kopuk halimi fark edip "bu garibin nesi var" diyerek herhalde benle konuşmaya başladı ve nedense kanı bana kaynamış ve o gün bugündür sanki çok daha evvelden tanışıyor gibiyiz. Pek de geniş olan ve birçok kişiyi altında barındıran kanatlarını bana da açtı. Kalbinin sınırlan olmayan, kendini övmek nedir bilmeyen, olaylardan, projelerden kendi lehine kredi toplama gibi bir derdi olmayan, aynm yapmadan her tarz insana değer ve sevgi veren, o kadar imkan ve şartları varken maddeye değil, maneviyata kıymet veren, yatırımını mala mülke değil, insana yapan gerçek bir insandır kendisi. Kendimden bahsedebileceğim kadarı budur. Mütevazılık yapıyor diye de  anlaşılmasın, inancımın gereği budur sadece.

Hayatınızdaki en önemli değerler?

Eskiden hep mantıktan yanaydım ama bu yaşımda öğrendim ki duygulara kulak verilmeli, hayattaki en önemli ve kaybedilmemesi gereken şey duygulardır çünkü. Tabi burada kastedilen romantik duygular değil. Çoğu kişi daha güçlü olmak adına o tarafını kapatır ve kendini sürekli sistematik bir mantık alemine hapseder, böyle olması gerektiğine inanarak. Evet, akıl bizi hayvanlardan ayıran unsur ama bunun iyi yönde bir aynm olmadığını düşünüyorum, aklıyla insanın dünyayı, yaşamı, en "mantıksızı" da. kendisini mahvettiğini gördükçe...

Akıl elbette ki kıymetli ama bizi "insan" yapan şey kalbimizden gelen sesler. Bizi özel ve tek yapan şey de bu seslerdir bence. Zaten herkesin kalbinin aynı frekansta titrediği gün ya kıyamet kopar ya da cennet yeryüzüne iner. Kalbin sesini bastıran aklın sesinin yükseldiği dönemlerde "gerçek" tatminden, doyumdan, maneviyattan, ruhtan uzaklaşır insan. Bunun yerini anlık tatminler, sürekli boşluk hissetmekten kaynaklanan ve bizi her konuda hızlı ve sürekli tüketime iten sonu olmayan arayışlar, maddeye yöneliş (fiziksel görüntü, maddesel güç vs) alır. Öyle bir dönemdeyiz ki ruhlar hiç olmadığı kadar aç. Çünkü doyumu aradığımız yerler ve bulduğumuz yerler anlık, ya bedenimizi ya egomuzu doyuruyor ve ruh aç kalmaya devam ediyor. Yanlış yerlerde aradığımızın farkına varmadığımız sürece de durum böyle kalacak. İnsanlar biran evvel doymak istiyor ama gerçek doyum uzun vadede sebat sonucu gelir ama bu bilgi tarihe kanşmış, bizim döneme ulaşmamış gibi. Emek ve sabır sayesindedir bir tohumun kocaman bir çınar olmasını görmek. Ama biz ağacın olmuşunu anyoruz sürekli. Sanki sürekli bir yerlere yetişmemiz gerekiyor. Ne bu telaş anlamadım gitti, nereye koşuyoruz gerçekten bilen var mı? Teknoloji de her isteği yerine getirmeye yönelik ya, bu istekler insan gelişimi için iyi midir kötü müdür demeden o veriyor, insan da o verdikçe daha da ötesini istiyor, elindekinden şikayet ediyor, sıkılıyor, bir zaman sonra bu sefer ağacın meyvelenmişini istiyor, sonra abartıp ve şımarıp bu sefer yapraklarının pembe, üstünde tavus kuşu resimleri olsun istiyor. Alın size doğası bozulmuş, hücresinin şoktan şoka girdiği günümüz insanının hikayesi... İnsan bilmiyor ki, kendisi için iyi olduğunu sandığı çoğu şey aslında bir sanıdan ibaret. Tahammülsüz ve sürekli tüketen insanlar gün gelecek ve tükettiklerinin aslında kendileri olduğunu görecekler sanınm, daha doğrusu umanm. birileri hatalardan, tarihten ders almadıktan sonra yaşanan onca kayıp boşa gider çünkü. Geçmişi gelecekten daha çok merak ediyorum ama bundan bin yıl sonraki insanlann bizi incelerken aralarında ne konuşacaklannı da çok duymak isterim doğrusu. Gecen günlerde Okan Bayülgen'in "Muhabbet Kralı" programının konusu takıntıydı. Obsessive kompülsif hareketler çoğumuzda var; kendimizi normal sanırken... Belli bir şeye illaki sahip olma arzusu, o olmazsa yaşayamazmış hissi ile çoğu duygu veya objeye takıntılı halde yaşıyoruz, bu durumu gayet benimsemiş vaziyette. Kimisi için bağımlı olduğu, olmazsa olmaz dediği şey. güçtür, güvende olma hissidir, kimisi için ise beğenilmektir, çantadır, ayakkabıdır vs... Eski yüzyıllardan beri bir soyut değer (inanç, ruhsallık. sezgi) damgasını vurmuş, taçlandırılmış, bir somut değerler (akıl. bilim, madde). Sürekli aynı kısırdöngü bu ikili arasında. Biri tutmayınca öteki, o da tutmayınca tekrar ilk baştaki. Bir türlü ikisini, somutla soyutu, akılla ruhu harmanlayamamışız gitmiş. Halbuki cevabın burada olduğu çok nettir. Çünkü insan ne tek akıldır, ne de tek ruhtur. Tekine yüklenince, öteki tarafın aç, açık kalıp insanı tatmin kılmaması çok da mantıklıdır. Bir geçiş döneminde olduğumuzu hissediyorum. Her geçiş dönemi gibi bu da değişim içeriyor ve her değişim gibi belki de şu anda aleni hissetmediğimiz ufak oynamalar, zorluklar doğuruyor. Bundan yüz yıl sonra gelinen yerde tarihe bakıp değişim nerede başlamıştır dendiğinde, işaret edilecek olan dönemdeyiz. Ben inanıyorum ki artık şansa mutlu, şansa sağlıklı, şansa işlerin yolunda gideceği zamanlar bitti. Manava giderken organik manavı seçenler gibi, hayata bakarken de gerçek olanı, büyük resmi görenler, en azından görmek için çaba sarf edenlerin kazanacağı bir dönem geliyor. İnsanlar gerçekten çabalayarak, dikkat vererek, düşünüp, gerçeklerden kaçarak değil, gerçekleri algılayarak bir şekil hayatta sağlam ve sağlıklı kalacaklar, dünyada insanlara bir şeyler oluyor! Bu bir gerçek. Kişisel gelişim kitapları hiç şu dönemlerdeki kadar satmış mı acaba daha önce? İnsanlık bir buhrana girmiş, topluca. Topluca çünkü etkileşim var. 10 kişi bir evde yaşıyorsunuz diyelim, evdeki kişilerden bir tanesi mutsuz, depresif, agresif... Bu evdeki diğer 9 kişinin ruh halini de etkilemez mi? İşte bir deli kuyuya bir taş atar ve bu aksiyon diğer bütün normalleri de etkiler. O yüzden "bana ne" denmemeli, sırt çevrilmemeli, toplumsal mevzulara senden kilometrelerce uzak olsa da. Uzağın ne zaman yakın olacağı belli olmaz, hayat değişken, akışkan, sabit değil... Anormal bir şekilde artan suç oranı, ensesti, taciz/tecavüz ve genç intiharları, anne-babasını. çocuğunu kesen, doğrayan insanlar... Yahu ne oldu da bunlar bu kadar arttı diye soruyorum bir insan, bir vatandaş olarak. İşte böyle bir ortamda insan sokakta rahat yürüyemiyorsa, insanın insana güveni azalmışsa, toplumda kaos başlar. Bu durumda herkese görev düşer. Durumlara alışmaktan, değiştiremiyoruz şartlan. Bir şeyler oluyor aramızda mırıldanıyoruz, sonra "evet, nerede kalmıştık" deyip, homurdanıp durduğumuz konuda bir şey yapmayı "unutuyoruz"... "Türk halkı unutkandır"dan kast, bu bence... İnsan insanı seferberliğe çağırmalı, sadece bağış yapmaya değil, doğru vatandaş olmaya, insan gibi yaşamaya... Şöyle bir silkelenip, üstümüzdeki ölü toprağını bir atmak lazım. Hipnozda gibi sanki bazı insanlar, bazı ezberlere kilitlenmiş gözler, geniş açı çekim yapamaz olmuş gibi beyinler. Durup, "ben ne yapıyorum, bu hayatta ne gibi bir rol üstlenmişim, kendim dışında yaşama ne tarz bir katkı sağlıyorum, bu hayatta varlığımla yokluğum arasındaki fark nedir" diye kendine sormalı ve dürüstçe cevap vermeli. Toplumu bireyler oluşturur, dolayısıyla tek bir birey çok fark yaratabilir ufak hareketlerle. Bakıyorum son zamanlarda bütün aileler çocuklarına spor yaptırtıyor. illa birden fazla dil öğretiyor, piyano çaldırtıyor vs... Peki bu kadar donanımlı çocuğun ileride nasıl bir toplumda yaşayacağını hesaplayabiliyor mu? Hani şaşaalı elbiselerden oluşan bir bavul yaparsınız ama destinasyon ya bir ıssız adaysa? Bugüne bakıp, geleceği öngörebiliyor mu? Görüyor ve "başkaları yapar bir şeyler nasılsa canım" mı diyor? Mıchael Jackson "This It"de çok basit bir cevap veriyor bu tip düşünenlere; "THEY WHO?" diyor. Bu dünyayı sahiplenecek hiçbir mevki yok. Bu dünya hepimizin, beklenti sahibi olmaya hakkımız var ama sorumluluğumuzun bilincinde yaşadığımız sürece bu hakka sahibiz. Dünya sana, senin ona vermediğin bir şeyi vermekle yükümlü değil. Bazen, eğer uzaylılar varsa, saldırsalar da insanlık kenetlense diyorum, ayrımlar bitse, aynı amaç için mecburen birleşsek. Dünya dışından bir tehdit gelmediği sürece, dünya vatandaşları birbirini tehdit etmekten ve yok saymaktan, doğayı mahvetmekten yorulmayacak gibi çünkü. Sormak lazım: kendi çocuklarımızın yaşayacağı toplumun refahı için geleceğe bir yatırım yapıyor muyuz, kendi çocuğumuza yaptığımız yatırım dışında? Çocuk belki kendi gibi eğitimlerden geçmişlerin yaşadığı bir mahallede yaşayıp, çok dar alanlarda hareket edip, o tarz arkadaşlarla ahbaplık kuracak, diyelim (bu çok sınırlı bir yaşayış ama böyle oldu diyelim). Ama hiç mi o ortamın dışına çıkıp sokakta gezmeyecek. Ortada bir sürü fakir, eğitimsiz, aç, işsiz insanların mutsuzluklarının, o çocuğun hayatını herhangi bir noktada etkileyebilme ihtimalini sıfır olarak mı görüyoruz gerçekten? Bahsettiğim evdeki 10 kişi hikayesi bu. Para kazanıp ailesine iyi imkanlar sağlamak uğruna doğayı mahveden bir kişi. kendi çocuğunun da geleceğinden çaldığının farkında mı örneğin? Çevre için, insanlık için, ülke, toplum için hadi yapmadı kişi ama kendi çocuğu için yaşama bir katkıda bulunmaktan arda kalmamalı insan. Hatırlatmalıyım ki. çocukluk gelip geçen bir dönem değil. Fiziksel olarak bitiyor çocukluk ama o zamanlarda aldığımız darbe, yara ve travmalar bütün hayatımız boyunca bizi takip ediyor, zaaf. zayıflık, kompleks ve takıntılar şeklinde. O yüzden çocuğun ruhuna hitap eden bir yetiştirme şekli benimsenmeli, çocukları bir yarışa hazırlar gibi yetiştirmekten ziyade. Mesela eskiden güzel kız. güzel çocuk vardı. Şimdi dikkatimi çekti: bir boy saplantısı var. Ailelerin "bizimki uzun. sınıfın en uzunu" deyip yüksek sesle söylenmese de. aleni bir şekilde hissettirilen gurur ve "aferin" havası bu. Hani çocuğum akıllı, yetenekli, duyarlı gibi ya da bir erdemmişçesine söyleniyor bu. Çocuğa bu küçük yaşında görüntünün çok önemli olduğu mesajını vermek ne kadar doğru acaba? Görüntünün bir üstünlük fırsatı sanmasına sebep vermek... Aile. reklamlarla verilmeyi amaçlayan, gerçek olmayan ve insana uzun vadede mutsuzluk dışında bir şey vermeyen bu mesajı niye doğrulasın, görüntünün kalıcı bir şey olmadığı bir gerçekken... İnce görüntü, genç görüntü, manken görüntüsü, bilinçli bir şekilde beynimize belli sektörlerin para kazanması amaçlı sızdırılmış zihin oyunları. İşte pembe yapraklı ağaç isteme bu... Zaman geçiyor, yer çekimi var ve sonuç bu. İnsanlar hayatta olan birçok haksızlığı, olayı kabul edebiliyor da bunu mu kabullenemiyor? Çünkü kabullendiğin şey sana mutsuzluk vermez. Birilerinin para kazanması, birilerinin kendilerini eksik, yetersiz hissetmesine bağlı. Önce hiç yoktan, doğal olmayan bir ihtiyaç yaratılıyor ve sonra buna çare kendilerini gösteriyorlar. Yani önce insanı mutsuz edip. sonra "çaren benim" diyor. Aynı antivirüs şirketleriyle virüs yaratanların aynı eller olması gibi. Bu oyunlara gelmemek lazım. İşte burada aklımız işe yarayabilir. Çünkü kusursuzluk, güç ve güzelliğin sembolü olmamalıdır gelişmiş ruh ve beyin karışımında. Karamsar olarak algılanmasın dediklerim. Tersine gayet umutluyum çünkü her şey bir bakış açısından ibaret. Kafalar değiştikçe dünya da değişir. Zaten umut olmasa bu kadar cümle de olmazdı. Ben herkesin farkında olduğu şeylerin, biraz da bazen gözden kaçan şeylerin altını çiziyorum sadece. Her şeyi bildiğimden değil, bir değişim istediğimden. Kısa bir cevap oldu biliyorum.

Mutluluk nedir?

Cem Yılmaz stand-up şovunda kişilerin derdine derman bulmak için. iç huzıır ve mutluluğu yakalamak için ta nerelerden Hindistan'a bir guru ile görüşmeye gitmelerinden bahsediyor. Hayatın sırrını kulağına fısıldaması ya da yaşamını değiştirebilecek bir iksir vermesi ümidiyle. Ama guru. bu "danışanların" mutluluk nerede sorusuna "içinde" diyor ve bütün yolculukta topu topu eline geçen bu kelime oluyor. Tabi şovu izlerken ben de herkes gibi güldüm. Ama cevap doğru. Gerçekten mutlu olma adına o kadar çok şey yapmaya gönüllüyüzdür ki. veya o kadar çok şey yaparız ki. mutluluğun bu kadar yakında olması bizi hayal kırıklığına sokar adeta. Yani boşuna onca uğraş. Evet. boşuna bence de. Mutluluk kabullenmek, mutluluk sadece "olmak"tır bence. "Yok canım, o kadar basit olamaz," diyen "kendi olmaya" çalışsın, kolay mı. zorlayıcı mı görsün... Kendimizi sürekli spot ışıklan altında sahnenin göbeğinde, milyonlarca göz bizi seyrediyormuş gibi. seyirciyi memnun etme odaklı yaşıyoruz ve bunu o kadar uzun süredir yapıyoruz ki artık bu bizim bir yaşam şeklimiz olmuş. O yüzden bir kişiye "kendin ol" dediğinde, "neden bahsediyorsun, zaten kendimim" der haklı olarak. Çünkü çabalamıyor ki. artık otomatik pilotta dümen, o yüzden bunun sancısını somut olarak hissetmiyor, yansımasını mutluluk seviyesinde görebiliyoruz ancak ama onu da hayatında o dönem ters giden şeylerine bağlıyoruz vs vs... Bir şeyler olmaya çabalamaktan, kendimiz olamıyor, kendimizi doya doya yaşayamıyoruz. Ne düşünecekler acaba benim hakkımda bu söylediklerimden dolayı, karizmamda bir kayma oldu mu?:)

Evlilik hakkında düşünceniz?

Ruh evliliğinin destekçisiyim. Ne kafalar, ne kalpler...Kafalar değişir, kalpler az atar gün gelir. Ruhların uyduğu bir evlilik şahane olsa gerek. En kıymetlisi ruhların aşkıdır. Çünkü ruhun, ruha aşkını, bağını, o bedenlerin sahipleri bile çözemez bence.

Hayatta neyi affetmezsiniz?

Hayata yönelik bakış açım. inançlarım değişmediği sürece uzun vadede affedemeyeceğim bir şey yok gibi sanki. Bazısı çok uzun bir vade gerektirebilir, bazısı daha kısa ama neticede affederim. Çabuk unutur, hatırlamam bile mevzuyu. Ama Bazı istisnaları saymazsak, birinden veya bir şeyden vazgeçmekte hiç zorlanmam. Bir gün güzel bir insan bana "Kimsenin yolunu kısaltamazsın" dedi. Hayatımda birkaç deneyim bana her şeyin aslında olması gerektiği gibi olduğunu gösterdi. Bazı direnç gösterdiğimiz, üzüldüğümüz, acı çektiğimiz durumlar olmasa, ondan bir sonra gelen değişim, gelişimler olamazdı. O yüzden özetle: yolumun keyfini çıkarmaya çalışan ve öğrenen bir insanım.

Aşk ve sevgi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Aynı şeyler mi farklı şeyler mi? Kim bilebilir gerçek cevabı? Kim aşkı görünce işte bu aşk diyebilir, karpuz değil ki görünce tanıyalım. Çoğuna göre en yüksek hissettikleri şey neyse o aşk... "X'e, Y'e bunu hissetmiştim ama Z'ye hissettiğim onlardan farklıydı, o zaman aşktı. " Böyle bir hesaplama yöntemi yok. Yani bence yok. Siz. şarkı söyleyerek, gayet kendinizden emin takılırken aşk gelir ve darmadağın eder. Bu kötü anlamda değil, bir değişim yaratır anlamında. Artık, çocuk doğurmuşsunuz da ona isim takmaya çalışıyormuşsunuz gibi "şimdi bu aşk mıydı, sevgi miydi acaba" diye detaya girip düşünmezsiniz herhalde. Ama bana göre; ezber bozmuyorsa, ben öyleyim, böyleyim, şu durumda şunu- bunu yaparım, asla affetmem vs. laflarınızı size geri iade etmiyorsa, halihazırda var olan kurallarınızla yaşıyorsanız veya yaşayabiliyorsanız ilişkiyi, korteks çok aktifse bu yaşadığınız aşk "değildir". Bence değildir yani... (Daha yakın bir zamanda bence demeyi öğrendiğim için sık sık kullanıyorum) Mevlana demiş işte; aşkın gelişi, aklın gidişi diye. Elif Şafak'ın müthiş kitabı Aşk'ta diyor ki; "Aşktan sonra eğer değişmiyorsa insan, gerçekten aşık olmamıştır." Zaten aşk, insanın özüne yakınlaşması için, kendi kalbiyle bağ kurup, inşaa ettiği duvarları yıkıp kendisiyle buluşması için müthiş bir fırsattır, iyi değerlendirilse aşk, karşıdaki aşık olunan kişiyi aşar, taşar, okyanusla buluşabilir. Ama hakkıyla yaşamak için deneyim ve tecrübe şart. O yüzden aşkın güzeli yaş ilerledikçe yaşanıyor sanının. Aşk birilerinin size kalbinizin varlığını hatırlatmasıdır. O kişi kalbinizle sizin aranızda köprü oluşturur. Aşık olunana duyulan hasret, kalbinize duyduğunuz hasretin biçimlenmiş şeklidir bence. Çok şiirsel oldu ama öyle! Aşık olunan bir vesiledir sadece çünkü, araçtır, köprüdür... Uzman olmaya çok uzağım bu konuda ama düşüncelerim bu. Eklemek istiyorum ki; aşklarında başarısız olanlar, insanlara mantık evliliği yap demekten vazgeçmeliler,şirket birleşmeleri değil bu çünkü. Sonra insanlar aşık olur. mantık evliliği yapıp hayatları boyunca özlem çekerler, masal olur hayatlar. Ayrıca aşk evliliğinden doğan çocukların daha bir başka olduklarım gözlemledim.:)

Seyahat etmeyi en çok sevdiğiniz ülke ya da şehir, neden?

Gitmek istediğim yerler Madagaskar. İskoçya ve ıssız bir ada! Mesela Acun Ilıcalı'nın kamerasız Survivor'ı iki hafta müthiş olurdu. Gittiğim yerler içinde ise beraber gittiğim insanlara bağlı. Dünyanın en güzel yeri size zehir olabilir ya da günübirlik vapurla gideceğiniz bir ada gezisi size dünyanın en güzel şehrinden de güzel gelebilir.

Unutamadığınız anınız?

Unutamadığım o kadar çok güzel anım var ki, gerçekten biri bir diğerini geçemeyebilir ve ben bu soruya ne bir cevap veremeyebilirim. Muhtemelen şu an bu Ocak ayı ya da Nisan ayındaki birkaç olay demem gerekir ama o zaman diğer güzelliklere haksızlık olur. Soruya net "budur-şudur" diyemedim farkındayım, kafamda keskin ayrımların olmadığındandır herhalde.

Sizin için hayatın anlamı nedir?

Yaşamak ve bu yaşamda 'gerçekten' mutlu olmak diye düşünüyorum. Kimi içince, kimi en saygın kişi olup güç sahibi olunca, kimi güzel olup beğenilince mutlu olur. Ama bunlar gerçek mutluluk değildir bence. İçinde sevilmediğini, yeterli olmadığını düşünüp ağlayan çocuğa verilen emziklerdir. Gerçek mutluluk ağlayan çocuğu güldürmek ve dolayısıyla mutlu olmak için dış dünyaya avuç açmamaktır. Çünkü mutluluk eğer bir şeylere bağlı olursa mutsuzluk kaçınılmaz olur mantık olarak. Güzellik geçer, bir doğa felaketi, bir siyaset, bir anlık gaf maldan eder. Ama içsel zenginliklerinizi kimse sizden alamaz siz izin vermedikçe.

Ailenizden bahseder misiniz?

Şu kadarını söyleyebilirim ki komik bir ailem var. Matraklar! Arkadaşlarımı da ailemden saydığım için, benim ailem çok geniş. Farklı dinamik, tarz ve ruhlar. Çeşit çok. Kalabalık aileyi çok severim, dolayısıyla sırf çekirdek aile değil de sülalece yaşama fikri bana sıcak. Tabi herkesin birbirleriyle anlaşması şartıyla. Harmoni çok önemli.

Yapmak isteyip de yapamadığınız bir şey oldu mu?

Bir dönem gerçekten çok istediğim ve yapamadığım bir şey oldu hayatımda. Ama dediğim gibi her istediğimiz bizim hayrımıza şeyler olmayabilir. Kendi tutturmamın ötesinde bir yerde, benim o an göremediğim bir şeyler vardı ki olmadı çünkü şu an baktığımda görüyorum ki her şey olması gerektiği gibi...

Sizce moda nedir? Sevdiğiniz renkler nelerdir?
Tarzınız nasıldır?

Eğitim hayatınım bir ayağı Milano'dan geçmesine rağmen bu konu söyleyebileceğim pek bir şey yok. Ama orada öğrenmiştik ki, modanın çok uzun bir geçmişi olduğunu ve insanlar takılarıyla, üstlerine astıkları postlanyla veya piercing'leriyle kendi otorite, güç ve hiyerarşisini diğerleriyle kominike ediyordu. Ama bugün elimizde kominikasyon için çok daha fazla araç var. Mekanla kıyafet uyum içinde olmalıdır ama onun dışında moda bir zevk meselesidir, daha büyük, daha başka bir mesele değildir. Aynen güzellik gibi, güzelliğin de çirkinliğin de bakanın gözünde olması gibi. Zevkte -meli, malı- olamaz. Bana güzel gelen, ona güzel gelenle aynı olmak durumunda değil. Aynı oldurtmaya çalışınca mekanikleşir, cansızlaşır, sunileşir, orijinalliğini kaybeder. Benim modadan, güzellikten, estetikten anladığım; benim zevkimden ona ne, onunkinden bana ne şeklindedir. Kıyafetin içindekiyle ilgilenirim, bir zahmet karşımdakinden de aynı muameleyi geri beklerim.

Antakya Korosu'nu Aya Irini'de sahnelendirmeye katkıda bulundunuz. İtalyan Kültür Merkezi'nde "Mevlana" gösterisinde organizasyon ekibindeydiniz. Gönüllü Annneler Başkan Yardımcısı'sınz, Bahçelievler Çocuk Kampüsü'nde her ay Neval Güler ile doğum günleri düzenliyorsunuz. Ayrıca insan kaynaklan direktörlüğünü yapıp 900'e yakın müşteri firmalarınıza İK servisi verip Baker Tilly Güreli'de bir kürek takımı kurdunuz, yarışmalara hazırlanıyorsunuz. Andante Müzik Ödülleri komitesinde çalıştınız. Son olarak kendi birikimlerinizle anne-babanız adına sürpriz bir
anaokulu yaptırarak bağışta bulundunuz. Hatta bu yaptığınız anlamlı bağış herkesi gözyaşları içinde bırakmış ve alkış almışsınız. Bunu detaylı olarak öğrenebilir miyiz? Hangi davette oldu bu gelişmeler ve siz anaokulu yaptırmayı nasıl planladınız?

Sorunun kendisi zaten yeterince detaylı. Söylenecek başka bir şey pek yok. Ama TOGEM'e ve bu yolda benim elimi tutup hiç bırakmayan Neval Güler Hanımefendi'ye, Saadet Gülboran ve Nevin Yakupoğlu'na çok teşekkür ederim. Fayda sağlayacak hiçbir konudan desteğini esirgemeyen, her ihtiyaca yetişmeye çalışan, müthiş şefkatli, kendisiyle birçok defa çalışma fırsatı bularak bütün bunlara bizzat şahit olduğum Neval Güler'e bir vatandaş olarak da teşekkür ediyorum.